Türkiye’de Astrolojinin Kısa Tarihi

Astrology News Service İnternet sitesinde yayınlanan bir yazıya göre, Osmanlı Dönemi Gelenekleri İstanbul’da Yeniden Hayat Buluyor…

Ülke yönetimini İstanbul’un hisarları arasında Boğaz’a bakarak yapan Osmanlı İmparatorluğu tarihin en büyük ve en uzun ömürlü imparatorluklarından biriydi. En güçlü olduğu zamanlarda Viyana kapılarından Basra Körfezi’ne ve Kuzey Afrika sahiline kadar üç kıta üzerine yayılmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık tarihinin büyük kısmında astroloji ve astronomi tek bir bilim dalı altında toplanmıştı. Bu birleşik gök bilimi çalışmalarına ‘İlm-i nücum’ adı verilirdi – yani yıldız bilimleri. Bu bilimle ilgilenenlere de ‘müneccim’ denirdi – bu tabir gökbilimcileri, astrologları ve bilgeleri ya da mecusileri kapsardı.

Osmanlı döneminden önce Müslüman bilimadamları hesaplamalara dayalı astronomiyi onaylarken, bununla bağlantılı tahminler (yani astroloji) dini nedenlerden ötürü yasaklanmıştı. Ancak ilerleyen tarihlerde Osmanlı gökbilimcileri ya da müneccimler göksel etkilerin kutsal olduğuna inanır ve geleneklere atıfta bulunurdu.

767-820 yılları arasında yaşamış olan İslam Hukuku bilgini Şafii mezhebinin kurucusu İmam el Şafii; ‘Eğer müneccim ana etki kaynağının Allah olduğuna ve Allah’ın Dünya üzerindeki adaletini yıldızların konumları ve hareketleri vasıtasıyla verdiğine inanıyorsa, bunda hiçbir sakınca yoktur.’ demiş.

Gerçeği Sadece Allah Bilir

Öngörülerinin başlarında müneccimler Kuran’daki ayetlerden alıntı yaparak ‘Bilgiyi (ve bilginin ne zaman geleceğini) yalnız Allah bilir’ diyorlardı. Bazen yine aynı mesajı vermek için Hz. Muhammed’in hadislerine başvuruyorlardı. Takvimlerinin sonunda, tahminlerini yaptıktan sonra ‘Allah-u alem’ yani ‘Allah bilir’ diye ekleme yaparlardı. Bu aynı zamanda müneccimlerin tahminlerinin yanlış olabileceği ve sadece Allah’ın gerçeği bilebileceği yolunda bir feragat gibiydi.

Osmanlı İmparatorluğu’nda dini yetkililerin astrolojiyi hoşgördüklerine dair bir başka kanıt da camilere bağlı müneccimlerin rollerinde yer alıyordu. Gökyüzüyle ilgilenen bilginler büyük camilerin girişlerinde ya da avlularında yer alan muvakkithanelerde yani ‘zamanlama odalarında’ çalışırlardı. (Hatta muhteşem Ayasofya Camii’nin girişindeki gişe bunlara bir örnektir.) Görevlerinden biri de günde beş kez okunan ezanın saatlerini belirlemekti. Bu muvakkithaneler aynı zamanda matematik, astronomi, astroloji ve takvim planlamaları eğitimlerinin yapıldığı merkezlerdi.

Sultanın Baş Gökbilimcisi

Müneccimlerin Osmanlı döneminin ilk sultanlarına danışmanlık yapmalarına – örneğin Bizans İmparatorluğu’na saldırı düzenlemek için en hayırlı saati belirtmelerine – rağmen, 15’inci yüzyılın sonlarına kadar statüleri resmileşmedi. Sultan II. Beyazıd (1481-1512) ilk baş müneccimi Topkapı Sarayı’na atadı. Daha sonrasındaki yaklaşık 500 yılda Sultanlar ve devlet adamları genişleyen Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde birbirini takip eden 37 müneccimbaşının tavsiyelerine güvendiler. Gurur verici bu görev 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla kaldırıldı.

Yönetimdeki sınıf hem gökbilimci hem de astrolog olan müneccimler ve baş müneccimlerden takvim hazırlamalarını, yıllık tahminlerde bulunmalarını, sultanlar ve önemli devlet yetkilileri için Ramazan tarifeleri ve yıldız falları hazırlamalarını isterdi. Müneccimbaşılar aynı zamanda savaş ilan etme, müzakerelere başlama, antlaşma imzalama ve cami açılışı törenleri gibi önemli görevler için en hayırlı zamanları belirlerdi.

Sultanlara evlilik, seyahat etmek, yeni giysiler giymek, çocukların eğitimi ve tabii ki doğum için en uygun zaman konusunda ve yıldız falı için kişisel tavsiyelerde bulunurlardı. Bu yüce gökbilimciler her yılın başında (İlkbahar Ekinoksunda, Güneş’in Koç burcuna girdiği Mart ayında) yıllık takvimlerini hazırlardı. Sadece hayırlı ve hayırlı olmayan günleri belirlemekle kalmaz, ayrıca başka olaylardan kaçınmak için de tavsiyelerde bulunurlardı. Ayrıca baş müneccimin kimsenin gıpta etmediği bir görevi vardi – Sultan’ın ne zaman öleceğini tahmin etmek…

Baş müneccimler son derece eğitimliydiler ve genellikle matematik, astroloji ve astronomi dersleri verirlerdi. Bazıları profesör, hakim ya da doktordu. Bazen gıpta edilen bu görev aile içinde kalır – babadan oğula geçerdi.

Baş müneccimi atamak için imparatorluktaki en önemli dört kişinin onayını almak gerekiyordu: Sultan, Sadrazam, Başmüftü ve Başhekim. Görevlerine atandıkları zaman, müneccimbaşılar hil’at adı verilen onursal bir giysi giyer ve Sadrazam’ın huzurunda Bab-ı Ali’de – yani Topkapı Sarayı’nın dışındaki görkemli kapıda – mühürleri verilirdi.

Ancak 37 başmüneccimin hepsi aynı şanlı kariyere sahip değildi. 17’nci yüzyılda Hüseyin Efendi başarılı tahminlerinin verdiği mutlulukla devlet işlerine karışmaya başladı. Kısa sure sonra düşmanlıklara neden oldu ve ay tutulmasının tarihini yanlış hesaplamak gibi basit hatalardan sonra çöküşe geçti. Sürgüne gitmeyi reddedince 1650 yılında idam edildi. Dini ve siyasi devlet adamları arasında sevilmeyen diğer müneccimbaşıların da gözlemevleri yakıldı.

Aile Geleneceği Nesilden Nesile Devam Ediyor

Bu güzel geleneğin günümüzde İstanbul’da yeniden canlanıyor olması son derece cesaret verici. Bu canlanmanın önde gelen isimlerinden biri bu yazının araştırması ve hazırlanışı için katkıda bulunan astrolog Öner Döşer. Döşer’in 35’inci başmüneccim Seyyid Mehmed Arif Efendi’nin (1853-1940) dolaylı olarak soyundan gelmesi de önemli bir tesadüf. Mehmed Arif astrolojik takvimler hazırlayan bir bilgin ve dilbilimciydi. Günlük hayatında sıkça astrolojiyle uğraşırdı. Bunlara çocukları için yıldız falları, günlük rutinler ve zamanlamalar hazırlamak da dahil. Kendi ölümünü bile tahmin etmiş, o tarih ve saatte tüm aile üyelerini odasında olmaya davet etmişti.

Geçmiş Artık Önsöz

Türkiye’de sadece Osmanlı İmparatorluğu tarihine değil, Sufi gelenekleri konusuna da büyük ilgi duyuluyor. 13’üncü yüzyılda Konya’da yaşamış olan Celaleddin Rumi tüm dünyada büyük ilgi görüyor.

Döşer eski Arapça ve Osmanlıca metinleri tercüme ederek yayınlamayı planlıyor. 2015 yılında AstroArt Okulu’nda 350’den fazla kişinin katıldığı bir uluslararası konferans düzenlendi. Öner Döşer, Roy Gillett, Dr. Glenn Perry, Robert Currey, Dr. Lea Imsiragic ‘Astroloji Bilimsel mi?’ sorusunu ele aldılar. Konferanstaki bir başka konuşmacı da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Sistematik Tasavvuf Bölümü Başkanı, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi Başkanı ve İslâm İşbirliği Teşkilatına Üye Ülkeler Parlamentolar Birliği Genel Sekreteri Profesör Mahmut Erol Kılıç’tı. Konuşmasında Prof. Kılıç astrolojiye İslami karşıtlığın asılsız olduğunda ısrar etti. Hatta ilerleyen zamanlarda katıldığı bir televizyon programında da İlahiyat Fakültesi’nin müfredatında astroloji derslerine de yer verilmesi gerektiğini belirtti.

*Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir